Söz Uçar Yazı Kalır

Eskiden günlükler vardı sürekli yazılan, şimdilerde ise bu onların yerini tutuyor mu dersiniz? nihansu@hotmail.com

Büyümek İstemiyorum

22/11/2009 · Kategori: Annelik Uzerine

"Oğluummm, hadi gel, yemeğini bitirmelisin, eğer büyümek istiyorsan"

"Yemek yemicem çünkü ben büyümek istemiyorum anneeee"

"Aaa neden?"

"Büyümek istemiyorum çünkü büyüyenler ölüyor"

Aramızdaki bu diyalogdan sonra bizim butçuğa ne diyeceğimi nasıl diyeceğimi bilememenin ezikliği içerisinde bir süre suskun kaldım. Düşündüm, nasıl anlatmalı, ne demeli? Aslına bakarsanız benzer bir durumu çok önce farklı bir şekilde yaşamış hatta bunu blogumda yazmıştım.

Ve ardı ardına eklenen "ölmek ne demek anne?" sorularına artık kulak tıkayamayacağımı da biliyorum. Normalmiş bu; 5 yaşında başlarmış kaybetme korkusu, ve ağırlıklı olarak ölüm sorgulanırmış. Dilimin döndüğünce ona aslında 2 farklı dünya olduğunu, çok yaşlanınca ya da başka bir sebepten dolayı zamanla herkesin öbür dünyaya gideceğini anlatmaya çabalıyorum.

"Peki bu dünyanın adı ne?"

"Hımm; bu dünya"

"Ya diğerinin adı?"

"Öbür dünya olsun"

"Ben öbür dünyaya gitmek istiyorum, burdan daha mı güzel?, daha mı çok oyuncak var?"

Yine kalakalma durumları bende. Ona öbür dünyaya giden insanların bizi her daim görüklerini, hep yanımızda olduklarını ama bizim onları göremeyeceğimizi söylüyorum.

"Çok mu uzak?, neden göremiyoruz, dürbünle bakalım anne"

"Aslında hem çok yakın hem çok uzak"

"Ben hiçbirşey anlamadım anne"

Ben tekrar çabalamaya başlıyorum, onu korkutmadan, kafasında bir karışıklığa neden olmadan açıklamaya... Sevdiklerimizin hep yanımızda olacaklarını ama sadece başka bir yerde yaşamlarını devam ettireceklerini
söylüyorum.

"O zaman söyle babaanneme sakın gitmesin öbür dünyaya, çünkü o yaşlı"

Sonu gelmeyecek mi bu soruların diye düşünürken;

"Sen ne zaman yaşlanacaksın anne, yaşlanma sen de gitme"

Aramızda devam edip giden bu konuşmayı nihayet başarı ile tamamlamış, bizim butçuğun kafasındaki soru işaretlerini bir parça da olsa yok edebilmiştim. En sonunda;

"Tamam anne tamam ben anladım ölüm ne demek"

İçimden ona keşke ne olduğunu hiç anlamasan ya da hiç bilmesen diye seslendim, o duymadan.

"Hadi bakalım yemeğimizi yiyoruz ve büyüyoruz..."
 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Tesadüfler, Kavuşamayan An'lar ve Bir Kelebek Çırpıntısı

12/11/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden


"Hayatta hiçbirşey tesadüf değil"
der bir arkadaşım, sürekli. Gün geçtikçe bu sözün doğruluğuna daha da inanır oldum. Her olay, her kurgu birbirini takip eder nitelikte, bizim dışımızda ilerliyor. Bazen ne olduğuna dahi anlam veremeden de kendimizi o kurgunun içerisinde buluyoruz. Sanki önceden tüm bu kurgu planlanmış ve bizler de onun bir parçası ve yegane oyuncularıyız.

Özellikle geçmişe yönelik yaptığımız tüm sorgulamalarda, sebep ararken ya da kendimizi veya bir başkasını suçlu çıkarmaya / haklı göstermeye sebep ararken nasıl da yanıldığımızı düşünüyorum. Kurgu bir kere işlemeye başladı mı bazı şeylerin önüne ne yapsak da geçemiyoruz. Kendimize yönelttiğimiz soruların en başında "neden" gelir. Bir nedeni yoktur oysaki, öyle olması gerekiyordur. Tesadüf deyip geçmek kolaycılığa kaçmak olur.

Üniversite sınavında sadece bir rakamın yerini her nasıl olduysa yanlış kodlayarak, hiç düşünmediğim, tercihim dahi olmayan bir okulda ve bölümde eğitimimi tamamlamam nasıl açıklanabilir? Değiştirebilirdim belki ama kabullendim bir süre sonra, derken 4 yılın sonunda aklımda bile olmayan bir mesleğim oldu. Sınav sonuçları açıklandığında arkadaşlarımın çoğu kazanamadıklarına ağlarken, ben tercih etmediğim bir okulu kazandığım için ağlıyordum ve nasıl bir şaşkınlık... Şimdi belki çok farklı bir işim ve çok farklı bir hayatım olacaktı, denemeden bilinmez elbette, ben denemedim, kabullendim.

Neler olabilirdi?, İstanbul'da devam ederdim yaşamıma, geçtiğim tüm yollardan farklı bir şekilde geçer, bu şehirde tanıdığım hiçbir insan hayatımda yer almazdı. Bir önceki yazımda bahsi geçmişti sanal alanların benim hayatımdaki yeri, bu şehirde olmasaydım, bir cumartesi günü sabah gelen sıradan bir mesaja yanıt vermeseydim de hayatım çok başka akardı. Kaldı ki bu tür alanlarda sohbet konusunda son derece seçici davranıp, hele de sadece bir "merhaba" ile başlayan mesajlara hiç yanıt vermediğim düşünülürse, bir şeyler dürtmüş olmalı ki beni, cevap yazdım. Üç aylık bir sohbet döneminin ardından bir öğlen krem karamel yemeseydik eğer (bkz: Tatlım Olur musun?) 10 gün içerisinde evlenmeye karar verir miydik? Bazen bir tatlı, bazen bir şarkı ya da bir koku veya bir ses ne denli belirleyici olabiliyor hayatımızda.

Çok yakın bir arkadaşım eğitimini yurtdışında tamamlamış ve Türkiye'ye dönmek üzere son hazırlıklarını yaparken hatta kendisine veda yemeği yaptığımız gün, katıldığı bir fuarda, bir iş teklifi almıştı. Üstelik uçak biletini dahi almışken...  Uzun süren tereddütün ardından yurtdışında kalmaya, yaşamını orada sürdürmeye karar verdi. Derken hayatının aşkı ile tanıştı gittiği yerde. Bu kararı almasaydı, geçen yaz görüştüğümüzde benim oğlum ile onun kızı beraber oyanayabilirler miydi?

Seksek oyununu düşleyin, yerlere tebeşir ile çizilen... Hangi rakamları atladığınızın, hangisinde çizgiye bastığınızın dahi bir anlamı sebebi var, belirleyen sizsiniz, ama kararlarınızı belirlemek için de sanki bazı şartlar sizin dışınızda gelişiyor. Siz de sadece uzaktan bakıp üçüncü bir göz ile kendinizi izliyorsunuz o oyunun içinde.

Tıpkı "Kelebek Etkisi" filmindeki ana tema gibi; "Hayatımızdaki bazı şeylerin ne kadar da farklı değişkenlere bağlı olduğu"...
 
"Yapılan en küçük bir eylem ya da alınan en küçük bir karar bile hayatımızın gidişatını önemli bir şekilde etkileme yetisine sahiptir. Hayatımızın akışı, bir kelebeğin kanadı büyüklüğünde olan seçimlerimizde dahi hiç umulmadık noktalara ulaşabilir. Bu etkenlerden belki de en önemlisi zaman kavramıdır. Yolda yürürken elinizden düşürdüğümüz kitabı almak için kaybettiğiniz bir saniye, kavşakta freni kopmuş bir aracın size yirmi santim fark ile çarpmamasına neden olabilir. Peki ya kitabınızı düşürmeseydiniz ne olacaktı? Biz bunu daha çok şans olarak adlandırıyoruz fakat herşey bu kadar basit mi acaba? İhtimaller o kadar çok ki, insan beyninde bunu canlandıramıyor bile. Bir düşünün kitabınızı düşürmeden önce size adres soran yaşlı adam olmasaydı siz kitabınızı düşürür müydünüz? Ya da yolda gördüğünüz dilenciye para vermeseydiniz o yaşlı adam size adres soracak mıydı? Veya hava güzel diye sahilden gitmemiş olsaydınız o dilenciyle karşılaşacak mıydınız? Bu ihtimallerin sonu yok. Ve hayatımız da bu ihtimaller sonucu bir zincir gibi şekilleniyor. Malesef insan, iyi ya da kötü olan ihtimali yalnızca seçimini yaptıktan sonra görebiliyor ve bir çok kez de seçim yaptığının farkında bile olmuyor."*

Aslında bu kavuşamayan an'lar, ya da seçilemeyen seçimler, bizim dışımızda olanlar nefis film Benjamin Button'da da işlenmişti; "Hayatlarımız nasılda zincirleme birbirine bağlı. Hepimiz bir ötekinin eylemi sonucu mutlu oluyor ya da özrünün kefaretini ödüyoruz. Doğru olan şu ki bundan dolayı kimseyi suçlayamayız. Nasıl bir insan bizim yolumuzu çiziyorsa, bir başkasını da biz ediyoruz yolundan ya da vesile oluyoruz atacağı adımdan. Hayat böyledir işte kesişen hayatlar ve yollar zinciri kimsenin kontrol edemediği..."*

Farkına varalım ya da varmayalım sürekli bir kelebek etkisi içerisinde, planlanmış kurgular düzleminde yaşıyoruz. Yaşamım çok farklı şekillense idi bugün bu yazıyı yazabilir miydim bu blogda? Her seçim bir kaybediştir, hatta siz bu yazıyı okurken bile bir seçim yaptınız ve belki de hayatınızda küçük ya da büyük değişikliklere neden olacaksınız, kimbilir...




*Internet - Kelebek Etkisi Filmi Üzerine 
 
*Internet -  Benjamin Button Filmi Üzerine

Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

"Chat" Üzerine Karalamalar

30/10/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden















Bu kadar mı yalnızlaştık? Birbirinin gözlerinin içine bakılarak yapılan sohbetler, yerini ne zaman gülümseyen, göz kırpan, sarı kafalara bıraktı? Ne zaman girdi hayatımıza bu mekanik işleyiş, ekrandan akan sözcükler.. Karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini, sadece kendini anlattığı biçimiyle nasıl anlar olduk?
Yanıldık mı?

Lak lak etmek, muhabbet etmek, hoş beş etmek anlamlarında kullanılan birşey girdi hayatımıza;  CHAT

1998 yılı idi sanırım chat'in hayatıma girişi ve benim de "Nasıl birşey şu sohbet dedikleri?" merakımdan çeşitli kanallara üye oluşum. Zurna mıydı neydi kanalın adı, hala yaşar mı durur mu bilmem ama MIRC'den giriliyordu. Üniversitede öğrenci iken yeni iletişim teknolojilerinin anlatıldığı bir derste hocamız "Yakın zamanda sohbet odaları olacak ve insanlar o odalara girip grup halinde ya da özel sohbet edebilecekler" demişti. Hayretler içinde dinlemiştim o dersi, nasıl olurdu bu, ne odası, insanlar nereye giriyor? Sonra, ben  o odalarda buldum kendimi. 4 duvarla kaplı sandığım o odacıklar meğer benim zihnimin duvarları imiş anladım. Sonrasında o zamanların en popüler sohbet yazılımı tüm dünyayı sardı, ehh biz de nasibimizi aldık. İsrailli birkaç kişi tarafından geliştirilen ve çok yoğun olarak kullanılan, içindeki uyarı müziklerini bugün bile hala hatırlayabildiğim icq. Arkası zaten çok çabuk geldi, msn, gtalk, facebook... Sonra özel siteler kurulmaya başlandı, arkadaş bulsana, siberalem, yonja, ikizkalpler... Sayıları her geçen gün artıyordu bu sitelerin, hatta yetmiyor "havla tavla" gibi köpeklerin çiftleşmesine ve uygun eş bulunmasına, insanlar arasında çağımızın çöpçatanlığını yapılmasına kadar pek çok site.

Dönelim sorunumuza, unuttuk mu demiştim yüzyüze iletişimi, neden bir klavyenin tuşlarında arar olmuştuk, sohbeti. Ruhsuz bir ekranda karşımızda kim olduğunu dahi gerçekte bilmediğimiz kişilerle neyin sohbetini yapıyorduk? Daha mı rahattı iletişime geçmek, insanın kendisini hiç bilmeyen birisine anlatması daha mı kolaydı? Yoksa hayallerimizin yansıması mı idi yarattığımız kişilikler. Kimliğiyle oynuyordu herkes. Bir gün X oluyordu öbür gün Y. X, sakin bir insanken ertesi gün sinirli bir Y oluyordu ekranın karşısındaki o gizemli kişi. İşin özü karşı tarafa kendimizi nasıl anlatmak istiyorsak kimliğimizi ona göre biçimlendiriyorduk. Bu aslında çok da eğlenceli sayılabilirdi. Normal hayatta ya da gerçek dünyada kişinin kendisini bunca değiştirmesinin, kendisi ile bunca oynamasının karşısındakini de buna inandırmasının ne kadar az mümkün olabileceğini bilen biz insanlar, hayatımızın parantez içlerini, kıyıda köşede kalmış, arzularını ya da yaşattığımız hayal dünyasını burada yaşar hale gelmiş ve kendimizce mutlu olma yolunu seçmiştik. Bir süre sonra bağımlılık haline gelen ve uykusuz gecelerde, saatlerce sürdürülen bu sohbetler ne zamanki gerçek dünya ile karşılığını buluyordu, işte o zaman başlıyordu hayal kırıklıkları. Herkese göre BEN vardı önce, kadınlar için uzun boylu, zayıf, açık tenli, erkekler için atletik vücutlu, romantik idi tanımlamalar... Hep en iyi ve en zeki BEN'ler dolaşıyordu etrafta ve yine hep en iyi, en zeki, en güzel, en yakışıklı halimiz vardı. Değilsek bile ne zararı vardı böyle yansıtmanın?

İlişkileri kolaylaştırdığı, hatta Türkçe'yi katledercesine kısaltmalara başvurulduğu ve üç harf ile  (mrb) iletişime geçilen bir durum halini alıyordu  sanal sohbet ya da chat. Ne sahip olunan statünün bir önemi vardı ne de kim olduğunuzun;

"Bireylerin işi, coğrafi konumu, o anki durumu ya da başka sebeplerle birbirleriyle iletişim kurmak istedikleri halde iletişim kuramıyor olabilirler. Sanal toplum bireylerin işte bu sosyal, coğrafi ve zamana bağlı izolasyonunu kırar. Bireylerin evde, işte ya da nerede olursa olsun birlikteliklerini engelleyen nedenleri ortadan kaldırır. Bir sanal mekanda diğerleriyle gevezelik yapıp tartışabilir, sorunlarımızı konuşabilir, duygusal bir destek sağlayabilir, entellektüel bir fikir alışverişi içinde bulunabilir, oyun oynayabilir, ticari bir alışveriş yapabilir, hatta aşık olabilir, arkadaşlar bulup arkadaşları kaybederiz. Kısaca insanların diğer gruplarda ya da topluluklarda yaptığı her şeyi yapabiliriz ancak bu ortamın iletişim biçimi bedenlerimizi arkasında bıraktığımız bilgisayar ekranı karşısında kelimelerdir."
diyor Rheingold*.

Psikolojik açıdan bakıldığında ise yapılan değerlendirmelerin başında kimlik deneyimleri geliyor, kimlikle oynama, kurgulama, hayalimdeki ben'i yaratma, beğenilme, egomun şişirilmesi gibi nedenler sıralanıyor.

"..... Kimlik deneyleri ile kişi, gerçek hayatta denenmesi neredeyse imkansız olan alternatif kimlikleri denemiş olur. İşler karıştığında, ortadan kaybolma olasılığının mevcut oluşu cüretkarlığa izin verir.
Çünkü internette beni tanımazsınız, beni duyamaz ve göremezsiniz, mesajınıza anında cevap vermek zorunda değilim, canım sıkılırsa oyunu terk edebilirim ve nihayet herşey kafamın içindedir, onları ben yaratıyorum ve bunun  pekala farkındayım. İşte bu nedenlerle, günlük hayatta olduğunun aksine, siberalanda daha kolay geriler, bir patron, bir öğretim üyesi v.b. olmanın kısıtlamalarını daha kolayca üzerimizden atabiliriz." *

Her ne kadar "Zaten ben, beni gerçek yaşamda da tanıyan insanlarla yazışıyorum, daha doğrusu sohbet ediyorum" dense de, hadi itiraf edin hiç mi daha önce görmediğiniz bir insanla sohbet etmediniz, sebep her ne olursa olsun. Çok eskiden telsizlerle "brek brek arkadaş arıyorum" ve daha da eskiden rumuzlarla yazılan mektup arkadaşlığı, 80'lerde  o dönemin modası telefon arkadaşlığı ve bugün geldiğimiz nokta aslında son 10 yıllık süreçte ise internet arkadaşlığı. Hepsinde ortak bir yön var ki, başlangıçtaki gizem ve heyecan... Kimsin nesin bilinmez, sen anlatırsın sadece kendini, "Ben buyum, bunu severim bunu yaşarım, bunu isterim" gibi. Düşününce aslında en çok, insanın kendisini anlatma ihtiyacından kaynaklanıyor tüm bu çabalar. Normalde anlatmıyor muyuz eşimize, dostumuza, arkadaşlarımıza kendimizi, evet tabi ama hiç tanımayan birine anlatmanın dahası istediğimiz an gidebilmenin, hayatımızla var ile yok arası bir yerde duran o kişilerle yapılan sohbetin  daha heyecanlı olduğunu da yadsımıyoruz.

Teknoloji gelişti ve kişisel ilişkiler ağı da değişime uğradı. Bir arkadaşım şöyle diyordu; "Bazı değerler can çekişerek güncelliğini yitirirken yeni değerler çıktı, dünya üzerine yayılmış farklı kültür ve farklı sosyal algılayışları olan insanlık internette buluştu. Aslında insanlık buna hazır değildi. Bir gün her şey internet olacak dedi yıllar önce Bill amca, gülüp geçtiler. Bir gün her şey internet olacak ve bizler gülmek yerine   yazacağız. Yüzümüz bu esnada sarı renk alırsa ben şaşırmayacağım  da..."

İster sadece sohbet etmek nedeniyle, ister eğlenmek ya da eş, sevgili bulma amacıyla olsun, sebep her ne ise, gözlemlediğim şu; -hangi tarafından neyini savunduğum ya da neyini eleştirdiğimi bilemediğim bu yazıda-  iletişimin günden güne değişime ve dönüşüme uğradığı ve internet üzerinden sohbet denilen bu en doğal sürecin çok yoğun yaşanıyor olduğu. Düşünüyorum da bazen yan odadaki ofis arkadaşımla bile internet üzerinden yazışarak konuşuyoruz. Üzülüyor muyum bu duruma, ya da kızıyor muyum, hayır, bir eleştiri yazısı da değil bu.

Çok doğal buluyorum, hatta icq denilen ağı oluşturanları, oğluma her bakışımda minnetle ve sevgiyle anıyorum. Hayatımın çok içinde yer alan, tezime dahi konu olan ve hatta evliliğimin  "Herşey internetle başladı" sloganına sebep, garip enteresan bir durum chat.


*Rheingold, H., (1993) Virtual Community:Homesteading on the Electronic 
Frontie, London: Minerva
*Sayar, K., (2002) Psikolojik Mekan Olarak Siberalan Yeni Symposium 40

Kalıcı Bağlantı Yorum (12) Yorum yaz!

« Önceki ::