Söz Uçar Yazı Kalır

Eskiden günlükler vardı sürekli yazılan, şimdilerde ise bu onların yerini tutuyor mu dersiniz? nihansu@hotmail.com

Bayram Tadında Dostluk

29/11/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden

"Değişmeyen tek şey var; değişmenin kendisi"

Ne haklı bir söz değil mi? Sıkça tekrarlarım ama bugün karar verdim bazı şeyler de ne olursa olsun değişmiyor aynı kalabiliyor. Bizde kalanlar, kalıcı olanlar ve hiç gitmeyeceğini bildiklerimiz...

Bayram günlüğü mü tutsam diye düşündüm, vazgeçtim. Yaptığım çok kayda değer farklı birşey yok çünkü. Ama bayramın 2. gününü yazmadan duramayacağım.

Hava soğuk Ankara'da hem de nasıl.. Kızılay'dayım ama aslında nerede olduğumun da bir önemi yok. Çünkü yanımda en yakın dostum var. Malesef ayrı şehirlerde yaşıyoruz, İstanbul demek, o demek benim için. Yıllarca birbirimizin yüzünü görmesek de ilk gördüğümüz an "Eee nerede kalmıştık" diyebilecek kadar samimi, konuşacak birşey bulamadığımızda suskun kalmayı dert etmeyecek kadar rahat, farklılıklarımıza aldırmadan her daim ağız dolusu gülebilecek kadar da komik bir dostluğumuz var. Beraberken saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum, zaten iki Karadenizli bir araya gelince dışarıdan onların konuşmasına bakan, kavga ediyorlar sanabilir. Zira hararetli, yüksek tonda ve alabildiğince özgür, içimizden geldiği gibi yankılanıyor Kızılay'da kahkahalarımız. Hava gerçekten soğuk, dışarıda oturuyoruz hep, iyice üşüyünce dolanmaya başlıyoruz. Isınmak için ve "Hadi gel nostalji yapalım" biraz diyorum ve İmge Kitabevine giriveriyoruz. Yolum Kızılay'a düşemediği için alışveriş merkezlerinin son icadı kitapçılarda dolanır olmuştum bir süredir, kitap alabilmek için. Nerde kaldı Dost Kitabevi önü buluşmaları? Öğrencilik yıllarında.. Ama ben İmge'ciydim adından mıdır bilmiyorum daha sıcak gelirdi bana. Dostumla tüm reyonların önünden sıra ile geçip birbirimize okuduğumuz kitapları tavsiyelerimizi ve yorumlarımızı sunuyoruz.

Mutluluk bazen çok küçük anlarda gizli. Dışarıya inat, içim sıcacık, en sevdiğim kitapevinde ve yanımda en sevdiğim dostumla kitap bakınmak... Dayanamayıp hemen birbirimizin tavsiyelerine uyup kitapları dolduruyoruz kollarımıza. Çok düşündüm aslında, kitap almak mı, kitaplara bakmak mı, bir solukta okuyup bitirmek mi, bittikten sonra özenle raflara yerleştirmek mi,
üzerinde tartışmak mı, yorumlamak mı hangisi daha keyifli? Ya da yeni aldığım kitaba mutlaka adımı soyadımı alındığı tarihi ve şehri ayrı bir özenle yazmak mı? Sonra bazen durup kitaplığımı seyretmek, her okuduğum kitapla ilgili kısacık anıları biriktirmek mi? Hepsi birbirinden keyifli aslına bakarsanız.
Elimde kendime aldığım bayramlıklarla kasaya doğru ilerliyorum. Kredi kartına taksit yapılıyormuş. Nedense bir anda aklıma geliyor "Aaa benim burda taksit kartım var". Hani kredi kartının olmadığı zamanlarda açılmış. Bakalım diyor kasiyer;

"Adınız?"

"Nihan Özdemir"

"Hımm böyle bir kayıt yok"

Dank ediyor aklıma sonra;
"Pardon ya tabi, Nihan Gümrükçü, eski soyadım"

Evet işte hala duruyor, 3 önceki ev adresim, 2 önceki iş adresim, 3 önceki telefon numaram. Bilgiler tekrar güncelleniyor. Bir tuhaf oluyorum. Kasiyere "Doğum tarihim değişmedi ama" diyorum. Kaç yıl olmuş sahi, sayamadım bile. Bu kez kucağımda kendime aldığım bayramlık kitaplarımın yanında Tren Thomas'ın maceralarından oluşan 2 hikaye kitabı daha var, bu da butçuğun bayramlıkları. O an karar veriyorum oğluma her bayram yeni kıyafet yerine yeni kitaplar alacağım. Her daim alınsa bile bayram demek kitap demek olsun onun için.

İmge Kitabevinin kendi gibi hoş olan kitap kokulu bir cafesi var orada devam ediyor sohbetimiz. Uzun bir yolculuğa çıkıyoruz sanki zaman tünelinde Ankara - İstanbul arasında. Ne çok gidip gelmişiz birbirimizi ziyarete farklı şehirlerde öğrenci iken. Hiç unutmuyorum bir keresinde; sanırım üniversite 2. sınıftaydım, final zamanı ders çalışıyorum yanı başımda radyo dinleyerek. Finallerin başlamasına 1 hafta var, canım sıkkın ama çalışmalıyım. Birden radyoda program sunan kişi "Bir anda çantanızı alıp, kapıdan çıkıp ben gidiyorum dediniz mi hiç? Bir dostunuzu ziyarete, bir anda
karar verip bir çılgınlık yaptınız mı başka şehre?"
diyor. Ben aynen içimden cevap veriyorum; "Hayır yapmadım ama yapacağım" Kalkıyorum masamdan, çantamı alıp üzerimi giyiniyorum. İçerdeki ev arkadaşıma "Ben gidiyorum" diyorum, "Nereye?" diyor, "İstanbul'a, Elif'e" diyorum. Ördek gözlerle bana bakıyor, "Haa ama param yok bana borç versene" diyorum. Soluğu Gar'da alıyorum, gece 11 treninde yer buluyorum, dostumu arayıp ben geliyorum diyemiyorum, öğrenci evinde telefonu yok, cep telefonu o yıllarda icat kapsamında bile değil. Üstelik ev adresini de bilmiyorum, kaldı ki İstanbul'u hiç bilmiyorum. Trenden inip Haydarpaşa'da denize baktığımı sonra da ilk karşıma çıkana Yıldız Teknik Üniversitesi'ne nasıl gidileceğini sorduğumu hatırlıyorum. Okuldan içeri girip koridorlarda arkadaşımı arıyorum, o gün dersi var mı, okulda mı onu bile bilmiyorum. "En kötü bir sonraki trenle geri dönerim, kendime bir İstanbul simiti ısmarlayıp" diyorum içimden. Çılgınlığım amacına ulaşıyor, ilerden gözlerini ovuşturarak inanamayan bir yüz ifadesiyle bana koşan dostumu görüyorum. Uzun süre gerçek olamaz diye kendi kendine söylenip neden sonra akıl ediyor da bana doğru koşuyor. Beraber 2 gün geçiriyoruz ve ben sonra finallerime dönüyorum. İşte bu yüzden İstanbul demek, o demek, sayısız gidişlerim olmasına rağmen en özeli olduğu ve her gidişimin onu görmek sebebi ile olduğu için...

Değişmeyen tek şey değişimin kendisi ama kalıcı olanlar da var demiştim; içinde kitaplar, öğrencilik yılları ve dostuma ilişkin çenemin düştüğü bu yazıda.

Benim için 21 yıla uzanan bir dostluk hiç değişmedi, hala taptaze, hep nerde kaldığımızı sorgulamaksızın...

Kendini birilerinin dostu hisseden ve dostu olan herkese dostluk tadında bir bayram diliyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum (13) Yorum yaz!

Geleceğin Kurgusu

25/11/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden

             


 

 

 

 

 

 

 

 

Aranızda hiç kahve ya da tarot falı baktırmamış olanınız var mı? Varsa bu yazıdan onları muaf tutabilirim. En azından bir kerelik de olsa geleceğini merak edenlere ise soruyorum? Gerçekten bilmek ister miydiniz? Genellikle az çok ipucu veren bu fal bakma eylemi, aslında inasanoğlunun merak duygusunu tatmin etmek istemesi ya da geleceği hakkında bilgi edinip ona uygun davranması değildir de nedir?

Hadi itiraf ediyorum, mesleğimin ve kişiliğimin başat özelliği olan bu merak duygusu benim de zaman zaman kahve falı baktırmama neden olmuştur. Sanki gelecekte olacak "iyi" haberleri duyacağımda rahatlayacakmışım gibi, ya da ne olacağını bilirsem önüne geçebilecekmişim gibi. Burada esas soru şu; önüne geçebilir miyiz gerçekten?

Kendi adıma karar verdim; bir daha kesinlikle bu tür eylemler içerisinde bulunmayacağım. Geleceği öğrenmek, zamanda yolculuk yaparak ileri kurgulara yol almak bana göre değil. Geçmişe yolculuk olsa idi seve seve katılırdım bu maceraya.

 Son günlerde televizyon ile bağlarımı tümden koparmış durumdayım. Sadece televizyon değil tüm ana haber bültenleri, gazeteler de ilgi alanım dışında. Kendime gönüllü bir haber perhizi uyguluyorum. Sanki yazılı ve görsel basınla tek bağım; internet ve kitaplar. Ama gelin görün ki son günlerde yeni bir bağımlılık oluştu bende; "Flash Forward"

Zamansal olarak, ileriye doğru yapılan yolculuk anlamında, tamamen öngörüler üzerine kurulmuş bir dizi. Henüz 9 bölüm gösterilmesine karşın, her hafta bir sonraki bölümü iple çeker oldum. Çünkü diziyi seyrederken sadece dizideki kurguları anlamaya çalışmıyor aynı zamanda kendi kurgumu da oluşturuyor ve hayatım üzerinde düşünmeye başlıyorum. Neden bu kadar etkiledi sorusunun cevabı ise kendime tekrarladığım cümlede gizli; "Merak aslında her zaman iyi bir duygu değildir ve geleceği bilmek da bazen faydadan çok zarar getirir"

Dizide, dünyadaki tüm insanlar bir gün 2 dakika 17 saniye süren bir baygınlık geçirirler, kararma yaşanır. Kararma sırasında, o bayılma anından  tam altı ay sonrasını görürler. Gelecekten gelen kendi hayatlarına ait bu görüntüler o kadar inandırıcıdır ki, kimisini hayata bağlar, mutlu eder, kimsini telaşlandırır ve hayatı boşvermeye başlarlar. Gelecegini  bilerek yaşamak; gelecek çoktan belli mi yoksa yaşanmadı ve değiştirilebilir mi?  İnsanlar bundan sonraki hayatlarını gördüklerine göre mi şekillendiriyor yoksa zaten bunlar bir şekilde olacak mı şeklinde güzel beyin jimnastiği yaptırıyor dizi izleyenlere.

 Ve düşünmeye sevkediyor herkesi kendi hayatı üzerinde yeniden.

Geleceğe dair belirsizlik her insani kaygilandirir. Peki gelecek gündeki herhangi bir anı bilseydik bu kaygı azalır mıydı çoğalır mıydı? Gelecekte gördüğümüz o anlık görüntüler bize varacağımız sonuçlar hakkında ipucu verirken diğer taraftan o sonuca nasıl vardığımıza bir açıklık getirilmediği için bu anlamda belirsizlik artar mı?

 Diziyi seyredince dansetti bu düşünceler kafamın içinde. Bilmek ister miydim gerçekten? Gördüğüm an, isteklerim doğrultusunda şekillenmiş bir an ise belki, kaldı ki o zaman da bu bekleyişin heyecanı kalmayacak olurdu. Varmak ismediğim bir sonuç ise hiç görmemeyi yeğlerdim, özellikle değiştirelemeyecek ise...

 Aslında düşünüyorum da, ne geleceği bilmek, ne de geçmişi tartışmak çok anlamlı değil. Ne keşkelere yer olmalı geçmişe dair, ne de geleceğe dair eyvahlara. Boşuna dememiş Amerikalılar "Think yesterday, Dream tomorrow but Live today"*

Anı yaşamak, pişmanlıklara yer vermeden, geleceği hayal etmek, en güzeli bu değil mi?

 Geleceğe ilişkin algıma ve kurguma gelince çok basit olarak şöyle düşünmek istiyorum; çok sevdiğim bir dostum söylemişti bir zaman;

"Hayaller geleceğin planlamasıdır".

 


 

*"Geçmişi düşün, geleceği hayal et ama günü yaşa"

Kalıcı Bağlantı Yorum (9) Yorum yaz!

Büyümek İstemiyorum

22/11/2009 · Kategori: Annelik Uzerine

"Oğluummm, hadi gel, yemeğini bitirmelisin, eğer büyümek istiyorsan"

"Yemek yemicem çünkü ben büyümek istemiyorum anneeee"

"Aaa neden?"

"Büyümek istemiyorum çünkü büyüyenler ölüyor"

Aramızdaki bu diyalogdan sonra bizim butçuğa ne diyeceğimi nasıl diyeceğimi bilememenin ezikliği içerisinde bir süre suskun kaldım. Düşündüm, nasıl anlatmalı, ne demeli? Aslına bakarsanız benzer bir durumu çok önce farklı bir şekilde yaşamış hatta bunu blogumda yazmıştım.

Ve ardı ardına eklenen "ölmek ne demek anne?" sorularına artık kulak tıkayamayacağımı da biliyorum. Normalmiş bu; 5 yaşında başlarmış kaybetme korkusu, ve ağırlıklı olarak ölüm sorgulanırmış. Dilimin döndüğünce ona aslında 2 farklı dünya olduğunu, çok yaşlanınca ya da başka bir sebepten dolayı zamanla herkesin öbür dünyaya gideceğini anlatmaya çabalıyorum.

"Peki bu dünyanın adı ne?"

"Hımm; bu dünya"

"Ya diğerinin adı?"

"Öbür dünya olsun"

"Ben öbür dünyaya gitmek istiyorum, burdan daha mı güzel?, daha mı çok oyuncak var?"

Yine kalakalma durumları bende. Ona öbür dünyaya giden insanların bizi her daim görüklerini, hep yanımızda olduklarını ama bizim onları göremeyeceğimizi söylüyorum.

"Çok mu uzak?, neden göremiyoruz, dürbünle bakalım anne"

"Aslında hem çok yakın hem çok uzak"

"Ben hiçbirşey anlamadım anne"

Ben tekrar çabalamaya başlıyorum, onu korkutmadan, kafasında bir karışıklığa neden olmadan açıklamaya... Sevdiklerimizin hep yanımızda olacaklarını ama sadece başka bir yerde yaşamlarını devam ettireceklerini
söylüyorum.

"O zaman söyle babaanneme sakın gitmesin öbür dünyaya, çünkü o yaşlı"

Sonu gelmeyecek mi bu soruların diye düşünürken;

"Sen ne zaman yaşlanacaksın anne, yaşlanma sen de gitme"

Aramızda devam edip giden bu konuşmayı nihayet başarı ile tamamlamış, bizim butçuğun kafasındaki soru işaretlerini bir parça da olsa yok edebilmiştim. En sonunda;

"Tamam anne tamam ben anladım ölüm ne demek"

İçimden ona keşke ne olduğunu hiç anlamasan ya da hiç bilmesen diye seslendim, o duymadan.

"Hadi bakalım yemeğimizi yiyoruz ve büyüyoruz..."
 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (12) Yorum yaz!

Tesadüfler, Kavuşamayan An'lar ve Bir Kelebek Çırpıntısı

12/11/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden


"Hayatta hiçbirşey tesadüf değil"
der bir arkadaşım, sürekli. Gün geçtikçe bu sözün doğruluğuna daha da inanır oldum. Her olay, her kurgu birbirini takip eder nitelikte, bizim dışımızda ilerliyor. Bazen ne olduğuna dahi anlam veremeden de kendimizi o kurgunun içerisinde buluyoruz. Sanki önceden tüm bu kurgu planlanmış ve bizler de onun bir parçası ve yegane oyuncularıyız.

Özellikle geçmişe yönelik yaptığımız tüm sorgulamalarda, sebep ararken ya da kendimizi veya bir başkasını suçlu çıkarmaya / haklı göstermeye sebep ararken nasıl da yanıldığımızı düşünüyorum. Kurgu bir kere işlemeye başladı mı bazı şeylerin önüne ne yapsak da geçemiyoruz. Kendimize yönelttiğimiz soruların en başında "neden" gelir. Bir nedeni yoktur oysaki, öyle olması gerekiyordur. Tesadüf deyip geçmek kolaycılığa kaçmak olur.

Üniversite sınavında sadece bir rakamın yerini her nasıl olduysa yanlış kodlayarak, hiç düşünmediğim, tercihim dahi olmayan bir okulda ve bölümde eğitimimi tamamlamam nasıl açıklanabilir? Değiştirebilirdim belki ama kabullendim bir süre sonra, derken 4 yılın sonunda aklımda bile olmayan bir mesleğim oldu. Sınav sonuçları açıklandığında arkadaşlarımın çoğu kazanamadıklarına ağlarken, ben tercih etmediğim bir okulu kazandığım için ağlıyordum ve nasıl bir şaşkınlık... Şimdi belki çok farklı bir işim ve çok farklı bir hayatım olacaktı, denemeden bilinmez elbette, ben denemedim, kabullendim.

Neler olabilirdi?, İstanbul'da devam ederdim yaşamıma, geçtiğim tüm yollardan farklı bir şekilde geçer, bu şehirde tanıdığım hiçbir insan hayatımda yer almazdı. Bir önceki yazımda bahsi geçmişti sanal alanların benim hayatımdaki yeri, bu şehirde olmasaydım, bir cumartesi günü sabah gelen sıradan bir mesaja yanıt vermeseydim de hayatım çok başka akardı. Kaldı ki bu tür alanlarda sohbet konusunda son derece seçici davranıp, hele de sadece bir "merhaba" ile başlayan mesajlara hiç yanıt vermediğim düşünülürse, bir şeyler dürtmüş olmalı ki beni, cevap yazdım. Üç aylık bir sohbet döneminin ardından bir öğlen krem karamel yemeseydik eğer (bkz: Tatlım Olur musun?) 10 gün içerisinde evlenmeye karar verir miydik? Bazen bir tatlı, bazen bir şarkı ya da bir koku veya bir ses ne denli belirleyici olabiliyor hayatımızda.

Çok yakın bir arkadaşım eğitimini yurtdışında tamamlamış ve Türkiye'ye dönmek üzere son hazırlıklarını yaparken hatta kendisine veda yemeği yaptığımız gün, katıldığı bir fuarda, bir iş teklifi almıştı. Üstelik uçak biletini dahi almışken...  Uzun süren tereddütün ardından yurtdışında kalmaya, yaşamını orada sürdürmeye karar verdi. Derken hayatının aşkı ile tanıştı gittiği yerde. Bu kararı almasaydı, geçen yaz görüştüğümüzde benim oğlum ile onun kızı beraber oyanayabilirler miydi?

Seksek oyununu düşleyin, yerlere tebeşir ile çizilen... Hangi rakamları atladığınızın, hangisinde çizgiye bastığınızın dahi bir anlamı sebebi var, belirleyen sizsiniz, ama kararlarınızı belirlemek için de sanki bazı şartlar sizin dışınızda gelişiyor. Siz de sadece uzaktan bakıp üçüncü bir göz ile kendinizi izliyorsunuz o oyunun içinde.

Tıpkı "Kelebek Etkisi" filmindeki ana tema gibi; "Hayatımızdaki bazı şeylerin ne kadar da farklı değişkenlere bağlı olduğu"...
 
"Yapılan en küçük bir eylem ya da alınan en küçük bir karar bile hayatımızın gidişatını önemli bir şekilde etkileme yetisine sahiptir. Hayatımızın akışı, bir kelebeğin kanadı büyüklüğünde olan seçimlerimizde dahi hiç umulmadık noktalara ulaşabilir. Bu etkenlerden belki de en önemlisi zaman kavramıdır. Yolda yürürken elinizden düşürdüğümüz kitabı almak için kaybettiğiniz bir saniye, kavşakta freni kopmuş bir aracın size yirmi santim fark ile çarpmamasına neden olabilir. Peki ya kitabınızı düşürmeseydiniz ne olacaktı? Biz bunu daha çok şans olarak adlandırıyoruz fakat herşey bu kadar basit mi acaba? İhtimaller o kadar çok ki, insan beyninde bunu canlandıramıyor bile. Bir düşünün kitabınızı düşürmeden önce size adres soran yaşlı adam olmasaydı siz kitabınızı düşürür müydünüz? Ya da yolda gördüğünüz dilenciye para vermeseydiniz o yaşlı adam size adres soracak mıydı? Veya hava güzel diye sahilden gitmemiş olsaydınız o dilenciyle karşılaşacak mıydınız? Bu ihtimallerin sonu yok. Ve hayatımız da bu ihtimaller sonucu bir zincir gibi şekilleniyor. Malesef insan, iyi ya da kötü olan ihtimali yalnızca seçimini yaptıktan sonra görebiliyor ve bir çok kez de seçim yaptığının farkında bile olmuyor."*

Aslında bu kavuşamayan an'lar, ya da seçilemeyen seçimler, bizim dışımızda olanlar nefis film Benjamin Button'da da işlenmişti; "Hayatlarımız nasılda zincirleme birbirine bağlı. Hepimiz bir ötekinin eylemi sonucu mutlu oluyor ya da özrünün kefaretini ödüyoruz. Doğru olan şu ki bundan dolayı kimseyi suçlayamayız. Nasıl bir insan bizim yolumuzu çiziyorsa, bir başkasını da biz ediyoruz yolundan ya da vesile oluyoruz atacağı adımdan. Hayat böyledir işte kesişen hayatlar ve yollar zinciri kimsenin kontrol edemediği..."*

Farkına varalım ya da varmayalım sürekli bir kelebek etkisi içerisinde, planlanmış kurgular düzleminde yaşıyoruz. Yaşamım çok farklı şekillense idi bugün bu yazıyı yazabilir miydim bu blogda? Her seçim bir kaybediştir, hatta siz bu yazıyı okurken bile bir seçim yaptınız ve belki de hayatınızda küçük ya da büyük değişikliklere neden olacaksınız, kimbilir...




*Internet - Kelebek Etkisi Filmi Üzerine 
 
*Internet -  Benjamin Button Filmi Üzerine

Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

"Chat" Üzerine Karalamalar

30/10/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden















Bu kadar mı yalnızlaştık? Birbirinin gözlerinin içine bakılarak yapılan sohbetler, yerini ne zaman gülümseyen, göz kırpan, sarı kafalara bıraktı? Ne zaman girdi hayatımıza bu mekanik işleyiş, ekrandan akan sözcükler.. Karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini, sadece kendini anlattığı biçimiyle nasıl anlar olduk?
Yanıldık mı?

Lak lak etmek, muhabbet etmek, hoş beş etmek anlamlarında kullanılan birşey girdi hayatımıza;  CHAT

1998 yılı idi sanırım chat'in hayatıma girişi ve benim de "Nasıl birşey şu sohbet dedikleri?" merakımdan çeşitli kanallara üye oluşum. Zurna mıydı neydi kanalın adı, hala yaşar mı durur mu bilmem ama MIRC'den giriliyordu. Üniversitede öğrenci iken yeni iletişim teknolojilerinin anlatıldığı bir derste hocamız "Yakın zamanda sohbet odaları olacak ve insanlar o odalara girip grup halinde ya da özel sohbet edebilecekler" demişti. Hayretler içinde dinlemiştim o dersi, nasıl olurdu bu, ne odası, insanlar nereye giriyor? Sonra, ben  o odalarda buldum kendimi. 4 duvarla kaplı sandığım o odacıklar meğer benim zihnimin duvarları imiş anladım. Sonrasında o zamanların en popüler sohbet yazılımı tüm dünyayı sardı, ehh biz de nasibimizi aldık. İsrailli birkaç kişi tarafından geliştirilen ve çok yoğun olarak kullanılan, içindeki uyarı müziklerini bugün bile hala hatırlayabildiğim icq. Arkası zaten çok çabuk geldi, msn, gtalk, facebook... Sonra özel siteler kurulmaya başlandı, arkadaş bulsana, siberalem, yonja, ikizkalpler... Sayıları her geçen gün artıyordu bu sitelerin, hatta yetmiyor "havla tavla" gibi köpeklerin çiftleşmesine ve uygun eş bulunmasına, insanlar arasında çağımızın çöpçatanlığını yapılmasına kadar pek çok site.

Dönelim sorunumuza, unuttuk mu demiştim yüzyüze iletişimi, neden bir klavyenin tuşlarında arar olmuştuk, sohbeti. Ruhsuz bir ekranda karşımızda kim olduğunu dahi gerçekte bilmediğimiz kişilerle neyin sohbetini yapıyorduk? Daha mı rahattı iletişime geçmek, insanın kendisini hiç bilmeyen birisine anlatması daha mı kolaydı? Yoksa hayallerimizin yansıması mı idi yarattığımız kişilikler. Kimliğiyle oynuyordu herkes. Bir gün X oluyordu öbür gün Y. X, sakin bir insanken ertesi gün sinirli bir Y oluyordu ekranın karşısındaki o gizemli kişi. İşin özü karşı tarafa kendimizi nasıl anlatmak istiyorsak kimliğimizi ona göre biçimlendiriyorduk. Bu aslında çok da eğlenceli sayılabilirdi. Normal hayatta ya da gerçek dünyada kişinin kendisini bunca değiştirmesinin, kendisi ile bunca oynamasının karşısındakini de buna inandırmasının ne kadar az mümkün olabileceğini bilen biz insanlar, hayatımızın parantez içlerini, kıyıda köşede kalmış, arzularını ya da yaşattığımız hayal dünyasını burada yaşar hale gelmiş ve kendimizce mutlu olma yolunu seçmiştik. Bir süre sonra bağımlılık haline gelen ve uykusuz gecelerde, saatlerce sürdürülen bu sohbetler ne zamanki gerçek dünya ile karşılığını buluyordu, işte o zaman başlıyordu hayal kırıklıkları. Herkese göre BEN vardı önce, kadınlar için uzun boylu, zayıf, açık tenli, erkekler için atletik vücutlu, romantik idi tanımlamalar... Hep en iyi ve en zeki BEN'ler dolaşıyordu etrafta ve yine hep en iyi, en zeki, en güzel, en yakışıklı halimiz vardı. Değilsek bile ne zararı vardı böyle yansıtmanın?

İlişkileri kolaylaştırdığı, hatta Türkçe'yi katledercesine kısaltmalara başvurulduğu ve üç harf ile  (mrb) iletişime geçilen bir durum halini alıyordu  sanal sohbet ya da chat. Ne sahip olunan statünün bir önemi vardı ne de kim olduğunuzun;

"Bireylerin işi, coğrafi konumu, o anki durumu ya da başka sebeplerle birbirleriyle iletişim kurmak istedikleri halde iletişim kuramıyor olabilirler. Sanal toplum bireylerin işte bu sosyal, coğrafi ve zamana bağlı izolasyonunu kırar. Bireylerin evde, işte ya da nerede olursa olsun birlikteliklerini engelleyen nedenleri ortadan kaldırır. Bir sanal mekanda diğerleriyle gevezelik yapıp tartışabilir, sorunlarımızı konuşabilir, duygusal bir destek sağlayabilir, entellektüel bir fikir alışverişi içinde bulunabilir, oyun oynayabilir, ticari bir alışveriş yapabilir, hatta aşık olabilir, arkadaşlar bulup arkadaşları kaybederiz. Kısaca insanların diğer gruplarda ya da topluluklarda yaptığı her şeyi yapabiliriz ancak bu ortamın iletişim biçimi bedenlerimizi arkasında bıraktığımız bilgisayar ekranı karşısında kelimelerdir."
diyor Rheingold*.

Psikolojik açıdan bakıldığında ise yapılan değerlendirmelerin başında kimlik deneyimleri geliyor, kimlikle oynama, kurgulama, hayalimdeki ben'i yaratma, beğenilme, egomun şişirilmesi gibi nedenler sıralanıyor.

"..... Kimlik deneyleri ile kişi, gerçek hayatta denenmesi neredeyse imkansız olan alternatif kimlikleri denemiş olur. İşler karıştığında, ortadan kaybolma olasılığının mevcut oluşu cüretkarlığa izin verir.
Çünkü internette beni tanımazsınız, beni duyamaz ve göremezsiniz, mesajınıza anında cevap vermek zorunda değilim, canım sıkılırsa oyunu terk edebilirim ve nihayet herşey kafamın içindedir, onları ben yaratıyorum ve bunun  pekala farkındayım. İşte bu nedenlerle, günlük hayatta olduğunun aksine, siberalanda daha kolay geriler, bir patron, bir öğretim üyesi v.b. olmanın kısıtlamalarını daha kolayca üzerimizden atabiliriz." *

Her ne kadar "Zaten ben, beni gerçek yaşamda da tanıyan insanlarla yazışıyorum, daha doğrusu sohbet ediyorum" dense de, hadi itiraf edin hiç mi daha önce görmediğiniz bir insanla sohbet etmediniz, sebep her ne olursa olsun. Çok eskiden telsizlerle "brek brek arkadaş arıyorum" ve daha da eskiden rumuzlarla yazılan mektup arkadaşlığı, 80'lerde  o dönemin modası telefon arkadaşlığı ve bugün geldiğimiz nokta aslında son 10 yıllık süreçte ise internet arkadaşlığı. Hepsinde ortak bir yön var ki, başlangıçtaki gizem ve heyecan... Kimsin nesin bilinmez, sen anlatırsın sadece kendini, "Ben buyum, bunu severim bunu yaşarım, bunu isterim" gibi. Düşününce aslında en çok, insanın kendisini anlatma ihtiyacından kaynaklanıyor tüm bu çabalar. Normalde anlatmıyor muyuz eşimize, dostumuza, arkadaşlarımıza kendimizi, evet tabi ama hiç tanımayan birine anlatmanın dahası istediğimiz an gidebilmenin, hayatımızla var ile yok arası bir yerde duran o kişilerle yapılan sohbetin  daha heyecanlı olduğunu da yadsımıyoruz.

Teknoloji gelişti ve kişisel ilişkiler ağı da değişime uğradı. Bir arkadaşım şöyle diyordu; "Bazı değerler can çekişerek güncelliğini yitirirken yeni değerler çıktı, dünya üzerine yayılmış farklı kültür ve farklı sosyal algılayışları olan insanlık internette buluştu. Aslında insanlık buna hazır değildi. Bir gün her şey internet olacak dedi yıllar önce Bill amca, gülüp geçtiler. Bir gün her şey internet olacak ve bizler gülmek yerine   yazacağız. Yüzümüz bu esnada sarı renk alırsa ben şaşırmayacağım  da..."

İster sadece sohbet etmek nedeniyle, ister eğlenmek ya da eş, sevgili bulma amacıyla olsun, sebep her ne ise, gözlemlediğim şu; -hangi tarafından neyini savunduğum ya da neyini eleştirdiğimi bilemediğim bu yazıda-  iletişimin günden güne değişime ve dönüşüme uğradığı ve internet üzerinden sohbet denilen bu en doğal sürecin çok yoğun yaşanıyor olduğu. Düşünüyorum da bazen yan odadaki ofis arkadaşımla bile internet üzerinden yazışarak konuşuyoruz. Üzülüyor muyum bu duruma, ya da kızıyor muyum, hayır, bir eleştiri yazısı da değil bu.

Çok doğal buluyorum, hatta icq denilen ağı oluşturanları, oğluma her bakışımda minnetle ve sevgiyle anıyorum. Hayatımın çok içinde yer alan, tezime dahi konu olan ve hatta evliliğimin  "Herşey internetle başladı" sloganına sebep, garip enteresan bir durum chat.


*Rheingold, H., (1993) Virtual Community:Homesteading on the Electronic 
Frontie, London: Minerva
*Sayar, K., (2002) Psikolojik Mekan Olarak Siberalan Yeni Symposium 40

Kalıcı Bağlantı Yorum (12) Yorum yaz!

Kukla Ailesi

19/10/2009 · Kategori: Annelik Uzerine

Üç aylık bir aradan sonra bizim butçuk tekrar kreşine geri dönüş yaptı. Bu aslında onun gözünde şu anlamlara geliyor; istediği vakit yemek yiyemeyecek, istediği zaman istediğini yapamayacak, öğlenleri uyumak zorunda olacak, yemek seçme gibi bir şansı olmayacak. Bir de sürekli tekrarladığı "Ama anne, hep faaliyet, hep faaliyet, hiç oyun yok" yakınması var. Bu konuda bana benzemediği kesin, okulu ve derslerini seven, başarılı bir öğrenci olan annesinin yanında, her yıl sözel tüm derslerden 6-7 zayıf getiren ve okuldan hiç hoşlanmayan, üniversiteyi neredeyse "fahri doktora" ünvanı ile bitiren (uzun yıllar okula emek verdiği için (!)) bir baba var. Hatırlıyorumda, oğluşum kreşe ilk başladığında, babamız "Eyvah başladı, seneler sürecek olan eziyet, bunun sonu 22-23 yaşında ancak biter" diye oğlunun durumuna acıklı acıklı bakmıştı.
 
Benim için ise, kreşe yeniden başlamanın anlamı şu; sabahları, kurulmuş gibi evde oradan oraya koşuşturarak onu kreşe hazırlamaya, kahvaltısını yaptırmaya çalışırken bir yandan da kendim hazırlanmaya çabalamak. Mutlaka her akşam gecikmeden onu kreşten almak ve en önemlisi ev ödevlerimizi yerine getirmek.

Sadık okuyucular yine bilirler, daha önce buna benzer bir konuyu yazmıştım blogda. Velilere çok iş düşüyor kreşin etkinlikleri, partileri konusunda. Geçen yıl Kovboy idi dünya çocuğu olarak, bu yıl halis muhlis "Laz Uşağı" yaptım oğlumu. Başka bir gün korsan olmuştu. Bundan da öte, "Şu eşyayı yollayın, Bunu temin edin" gibi genelde son dakikada bildirilen ve geceyarısı evin içinde "Acaba ne olabilir?" diye kafa yorduğum çeşitli etkinlik hazırlıkları da var.






















Geçen yıl ailemizin kuklalarını yapmamızı istemişlerdi; bakınız; "Büyüklere Ödevler"  Bu yıl aynı konu yine karşımıza çıkmaz mı? Üstelik geçen yıl yapılan, daha doğrusu veliler (!) tarafından yapılan kuklaların arasında en ilgi çekici olanı bizimki idi. Genellikle eski çoraplardan ya da yumurta kabuklarından yapılan kuklaların yanında bizimkisi çok farklı duruyordu. Bunu öğrenen kreş eğitmenleri, bu yılki performansımızın nasıl olacağı konusunda sorular sormaya ve bizden daha iyisini beklediklerini söylemeye başladılar bile. Aslında çoğul bir ifade yanlış burada, zira bu kuklalar konusunda en ufacık bir katkım olmadığını, bu gibi el becerilerinin bende zerre kadar bulunmadığını da iftaharla söyleyebilirim. İş yine eşimin başına düştü, beklenti çıtası yükseldiği için tamamı el yapımı olan, bir marangoz ustası gibi çalıştı eşim.

Kafalarımızı köpükten, vücutlarımızı tahtadan, giysilerimizi de kağıt kaplama ile yaptı. Bu yıl da beni ince belli yansıttığı için kendisine yine buradan teşekkür ediyorum. Benim sofradaki tek tuzum, yünden yapılan saçlarımızın yünlerini satın almak idi. Beyazlaşan saçları için eşime gri renk yün alınca her ne kadar içerlese de bu durumu mecbur kabullendi. Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim; bu yıl ki kuklalarımız eklem yerlerimizden hareket de edebiliyorlar.







Sevgili okuyucu, bu bir hobi bloğu değil, yaptığımız çalışmaları sergilemek ise hiç niyetim değil.



Aslı şu ki, hayat akıp giderken, hergün üzülecek bir dolu sebep bulabilirken, dile getirdiğimiz nice olumsuz konu ve durumun arasına bir parça da olsa yaşanmış, keyif verici bir yazı sıkıştırabilmekti niyetim. Resimler sizi bir parça gülümsetebilmişse, bu yazı da amacına ulaşmış demektir.

 









 

Kalıcı Bağlantı Yorum (23) Yorum yaz!

Alışamadığım Alışverişler

11/10/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden

             
Arkadaşlarımdan biri anlatıyordu, geçen gün gittiği mağazaların birinde, müşterilerden biri kasiyer ile sıkı bir pazarlığa tutuşmuş. O da ve sırada bekleyen diğer kişiler de sabırla onları izlemiş. Pazarlık edilen mağaza, bir çok şubesi olan yabancı sermeyeli bir giyim mağazası. Hepimiz artık biliyoruz ki bu tür mağazalarda ne kasiyerin ne mağaza müdürünün kişisel anlamda indirim yapmaya yetkisi yoktur. "Patrona soralım" gibi bir mantık ise çok saçma olur, zira kalkıp İngiltere'yi, Amerika'yı ya da her nereden ise arayıp soracak halleri de yoktur. Belli bir etiket fiyatı vardır ve bu standarttır. Türkiye'nin neresine giderseniz gidin, hangi şubesinden satın alırsanız alın, bu mağaza zincirlerinde belirlenen tek bir fiyat vardır. Ancak genel indirimlerde herkes gibi siz de, o malı daha ucuza alabilirsiniz. Buraya kadar olan kısmı zaten hepimiz biliyoruz da, aramızda "çarşıya çıkmak" deyimini kullanan kaç kişi kaldı diye takıldı aklıma bu sabah.

Eski bayramlardan bahseden ve o günleri özleyen, o günlerin başkalığından dem vuran kuşak gibi ya da her daim eskiye özlemini dile getiren iflah olmaz bir melankolik ya da nostalji abidesi olarak görmeyin beni herşeyden önce.

Ne diyordum? Çarşıya çıkmak, evet çarşıya çıkılırdı, her mağaza özenle gezilirdi ve fiyatı, kalitesi bizimle örtüşen  hangisi ise o tercih edilirdi. Ama satın alma işlemi burada bitmez, ardından sıkı bir pazarlık gelirdi. Annemden hatırlıyorum da "Hadi ama memur işi olsun, ayağımız alışsın" gibi cümleler ardı ardına sıralanırdı. Yetmezse annem öğretmen olduğunun da altını çizer bir nevi sosyal baskı yaratmaya çalışırdı. Çocukluğumda en nefret ettiğim sahne bu idi alışveriş esnasında. Renk renk, çeşit çeşit kıyafetleri, elbiseleri, ayakkabıları denemek ne kadar keyif verici ise pazarlık kısmı da bir o kadar utanç verici idi benim için. Genelde bu esnada mağazanın dışına çıkar ve pazarlığın benim lehime sonuçlanmasını beklerdim. İstediği fiyata düşmedikleri için annemin, istediğim ürünü almadan mağazadan ayrıldığını da çok bilirim. Babalar genelde aile içinde alışveriş ve çocuk ihtiyaçları kısmını gönüllü olarak annelere devrettikleri için baba sadece bu durumda finansör olarak yerini belli ederdi ama hiçbir alışverişte de bulunmazdı. Bundan gelen alışkanlıkla belki, o zamanın erkek çocukları da nedense alışveriş, özellikle kıyafet almayı hiç sevmezlerdi. Kendi abimden hatırlıyorum yine, kıyafet hele hele okul önlüğü, takımı almak onun için tam bir işkenceydi, tabi gidilen mağaza bilgisayar ya da bilgisayar oyunu satan bir mağaza değilse eğer. Annemin "Garson boy olsun" demesi ise bana nedense hiç anlam ifade etmezdi. Genellikle buluğ çağına yeni girmiş, şimdilerin deyimi ile "teenager" ların eskideki karşılığı idi bu. Ne büyük bir adam, ne çocuk, arada derede bir beden işte. Bir de büyük alma huyumuz vardı, "Olsun olsun, seneye de giyersin"ler. Bir kabanı 4-5 yıl giyerdik kolları kısalmadıkça. Önce kollar içe kıvrılır, bir yıl sonra dışa katlanır ve en nihayetinde kendi bedenimize küçük gelinceye kadar giyerdik.

İşin tüm bu nostaljisi bir yana evet ya, bir zamanlar  pazarlık denilen kavram vardı. Çarşıya çıkılırdı ve pazarlık yapılırdı. Alınırdı, alınmazdı. Bugüne bakalım hep beraber; Şimdilerde alışveriş merkezine gidilir, önce ailecek gezilir, dolanılır, acıkınca Food Court'larda atıştırılır, çocuk varsa eğlendirilir otomatik makinelerde. Yapılacaksa alışveriş yapılır. Nasıl yapılır? Beğenilir, etikete bakılır, fiyatı uygunsa bedenine bakılır ve sonra kasaya gidilir, sıraya girilir, cüzdandan kredi kartı uzatılır ve ödeme yapılır. Bu yapılırken de türlü sorulara cevap verilir, "Taksit ister misiniz?" "Kaça bölelim?" Ve alışveriş sonlandırılır. İsmi alışveriştir. Alış ve veriş, neyi aldık, kim verdi? İçinde herhangi bir duygu barındırıyor mu? Kendi kendimize bakındık, beğendik, kimse önümüze tezgahtan "Bir de şu modellerimize bakın" dedi mi? Demedi. "Sizin güzel hatrınız için şu kadar olabilir?" dedi mi? Demedi. "Maksat ayağınız alışsın, bu seferlik böyle olsun" dedi mi? Demedi. "Maaşınızı alınca ödeyin canınız sağolsun" dedi mi? Demedi. "Deftere yazalım abla" dedi mi? Demedi. Aldınız ve parayı verdiniz işte size oldu alışveriş. Hani nerde el sıkmalar, tatlı bir alışverişin sonunda çay ikram etmeler, "Ya işte bu çocukların masrafları, memur maaşıyla geçinmek zor" sohbetleri nereye kayboldu? Türkler'e mahsus, el sıkılarak yapılan pazarlık nereye gitti? ("100, yok 90, yok yok 98 olsun bari, yok gel ortayı bulalım 95 olsun"),  bu arada devam eder el sıkışma ki, bu daha çok kurbanlık koyun alınırken yapılır. Bunu geçelim de, diğerleri nereye kayboldu? Nereye mi cevaplayayım; büyük alışveriş merkezlerinin, çok katlı, yürüyen merdivenli ve her nedense her daim asansör kuyruklarının mevcut olduğu, içinde yemek yemek, günümüz eğlence, araba yıkama gibi komple hizmetlerini barındıran soğuk ruhsuz binalarında, koridorlarında  kayboldu. Unutuldu bir yerlerde. İşte böyle nostaljisi yapılır, blog yazısı yazılır hale geldi. Büyük isimli, yabancı ve markalı zincir mağazaların zincirinde boğulup gittik. Alışverişi sosyal bir paylaşımdan öteye taşıyıp, makinelere terk edeli çok oldu.

Gelgelelim madalyonun diğer yüzüne... Her alışverişte "Acaba daha ucuzu var mıydı, daha iyi fiyata alınır mıydı" paronayası yaşamak da var.  Kimileri de diyor ki "Her daim kazıklanıyor muyum duygusundan kurtuldum.  Her yerde her mağazada fiyatı aynı, teker teker dolaşmaya gerek duymuyorum, ya da pazarlık gibi bir şansım zaten yok, o yüzden dil dökmek zorunda kalmıyorum. Herkese uygulanan fiyat ne ise  bana da o uygulanıyor, acaba daha ucuza alır mıydım endişesi taşımıyorum, dahası içim rahat çıkıyorum mağazadan"  Bu şekilde  diyenler de mevcut.

Bugünün çocukları, yarının yetişkinleri olduğunda pazarlık denen kavramın bu anlamda bir alışverişte uygulanışını bilemeyecekler belki de... Ve bu, onlara yine evlerde soba olduğu, nasıl yandığı, nasıl evi ısttığı gibi veya siyah - beyaz, renksiz bir televizyonun ne menem birşey olduğu  anlatılmaya çalışılır gibi anlatılacak.  Giderek sayıları azalan ve büyük alışveriş merkezlerine rakip olamayan halk çarşıları da, pasajlar da kaybolup gidecek mi zamanla, yapılamayan icra edilmeyen meslekler gibi.

Her ne olursa olsun, ister standart fiyatlı bir yerden alışveriş yapın ister eski usul pazarlık yöntemlerini kullanın, aslında geçerli olan tek bir gerçek var ki; bu yazının sonunu o cümle ile noktalamak niyetindeyim. Her ne kadar konu ile çok bağlantılı olmasa da, çok sevdiğim bir hocamın sözüdür ve tüm müşteri ilişkileri, satış, pazarlama denilince aklıma geliverir, kulağıma küpe olmuş bir cümledir;

"Müşteri ayağıyla oylar, ya ayağını alıştırır ya ayağını keser." *

* Prof. Dr. İsmail Üstel
  

Kalıcı Bağlantı Yorum (14) Yorum yaz!

Leblebi Şekeri Tadında Bir Yolculuk

8/10/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden











Arabalar (Cars) filmini izlediniz mi? Hani şu çocuklar için tasarlanmış ama bir yetişkinin de keyifle izleyebileceği animasyon harikası film. Oğlum sayesinde kaç kez seyrettiğimi bilemiyorum. Sinematografik özellikleri bir yana filmde üzerine vurgu yapılan konulardan biri ve filmin çıkış noktası; otobanların yapılması ile beraber ailecek yapılan yolculukların keyiften ziyade hedefe ulaşma ve içerisinde herhangi bir eğlencenin, keyfin yer almadığı yolculuklara dönüşmesi. Şehir yaşamının ve teknolojinin soğuk yüzü, eskiden mola vererek, her molada ayrı güzellikler yaşayarak, bir nevi tatilin ta kendisi olan ya da ailecek yapılan paylaşımın en üst seviyeye ulaştığı yolculuklarda da kendisini göstermeye başlaması...

Kendi çocukluğumu düşününce her yaz ailecek arabamıza atlar, çadırımızı bagajımızda bulundurur, gezerek, durarak yol alır, uygun bir yerde de konuşlanırdık.  Ailecek yapılan tatilin en güzel tarafı da günlük iş hayatından veya çocuklar için okul hayatından yeteri kadar paylaşımı içinde barındıramamış ilişkilerin yaz boyu sağlamlaştırılmasına temel teşkil etmesidir. Hatta babamın her bulduğu uygun alanda mangalı kurup hemen yakıvermesi,  yol üzerinde her  kaynak suyu olan çeşme başında su bidonlarımızı doldurmamız çocukluğumun yolculuklarında aklıma yer etmiş en önemli iki eylemdir.

Şehirlerarası çok yolculuk etme şansım oldu. Özellikle öğrencilik yıllarımda neredeyse her hafta sonu gider gelirdim. Ankara - Samsun arası tüm mola verilen mekanları, restoranları tesisleri ezberlemiştim desem abartmış olmam. Yine Ankara - Samsun arası ama bu kez kendi arabamızla ve ailecek yapılan yolculuğumuzda yolların genişlediğini yeni tünellerin işlerlik kazandığını, hala bitmemiş olmasına rağmen büyük ölçüde zamanı kısalttığını ve kolaylaştırdığını söylemeliyim. Düşünüyorum da eski babalar, her anı değerlendirip sınırsız sayıda mola vermeyi severken şimdiki babalar, bir an önce gideceğimiz yere ulaşalım, yolda vakit kaybetmeyelim telaşındalar. En azından kendi adıma, babam ve eşim  arasında böyle bir kıyaslama yapabiliyorum. Yine de küçük bir çocukla seyahet etmek her iki saatte bir durmayı, mola vermeyi gerektirdiğinden üçüncü molamızı Çorum'da verdik bu kez. 

Çorum denilince aklıma kimin icad ettiğini bilmediğim o sevimsiz kelimeler dizesi gelir her nedense; "Senin yaptığını Çorumlu yapmaz"  Yok bu sefer bu söz o kadar anlamını yitirdi ki bende. Bilenler bilir, Çorum leblebileri ile ünlüdür. Yol boyunca her çeşitte, her türlü farklı tatla kavrulmuş leblebiciler sıralanır. Biberlisinden, soya soslusuna, şekerlisinden beyazına kadar pek çok tadın yanı sıra, pişmaniye, saray helvası, cevizli sucuk ve pekmez gibi genellikle yolculuklarla özdeşleşmiş yiyecekler de satılır. Sadece leblebi değil bu şehre ait olan simge; 7 bin yıl öncesinin ilk organize devleti Hititler de Çorum'da yaşadıkları için sıkça rastlayabilirsiniz Hitit ismine.

Ankara-Samsun arası yapılan yolculuklarda çok eskiden sadece beyaz leblebi (Samsun'ca da biz nohut deriz) armağan olarak getirilirken artık hediyelerin de çeşitliliği artmış durumda.  Çorum'da verdiğimiz mola, Hitit Leblebi adında, bu tür tatların envai çeşidini bulabileceğiniz bir mekan idi. Dükkanlarının önüne iki - üç masa ve sandalye koyan bu sevimli dükkan sahipleri bizi öyle güzel ve içten karşıladılar ki görenler  yıllık leblebi, saray helvası ve cevizli sucuk ihtiyacımızı oradan karşıladık sanarlar. Hitit Leblebi sakinleri yaptığımız alışverişin çokluğundan değil kendi sıcaklıklarından bize çay ikram etmek istediler;

"Oğlum, koş, 2 çay çek" diye bağırdı kapı önündeki yaşlı amca. Yanındaki arkadaşı; "Sen her gelene böyle çay ikram edersen batarsın, ne gerek var ki" dediğini biz aslında duyduk ama onlar duyduğumuzu görmediler. Bu teklif üzerine tercihimizi kahveden yana kullandık. Yaşlı amca arkadaşına "O insanlar ve diğer yolcular kaç kilometre yol yapıyorlar, belki her sene uğruyorlar, uğramasalar bile uğramalarını sağlamak lazım, bırak alışveriş yapmasın bir demli çayımızı içsin bize yeter" demiş. Demiş diyorum, bu kısmını kaçırmıştım, kulaklarını radar gibi açan eşimden sonradan dinledim. Kahvelerimizi de içtikten sonra arabamıza bindik gidiyorduk ki, mağazanın küçük çırağı koşarak yanımıza geldi; "Bu da küçüğe bizden" diyerek oğluma uzattı elindeki çikolatayı. Çok duygulandım, çok memnun oldum, ilk karşılamadaki güleryüzden sıcaklıktan etkilendim, misafirperverliklerini takdir ettim. Sonra yol boyu düşündüm, senelerce oku, eğitim al, nasıl başarılı satışçı olunur, nasıl müşteri potansiyeli arttırılır diye kafa yor, eğitimlere gir, seminerlerden çık, hepsi boş aslında. Çok sihirli bir kuralda gizli bu; işini sev ve severek, içten yap, doğal ol, daha da önemlisi insan ol ve herkese insanca yaklaş.  Senden daha başarılısı olmaz, nice büyük şirkette çalışanlar, gelişimlerine tonlarca eğitim süslü para harcayanlar gidip bir Anadolu kasabasındaki yaklaşımı görmeden ben iyi bir satışçıyım demesin. Bunu yazmalıyım dedim yolda kendi kendime, her ne kadar defalarca teşekkür etsem de yine de duyurmalıyım bu ismi ve bu yaklaşımı diye yolda karar verdim.

Ve biliyorum ki, bir daha ne zaman Çorum'dan geçse yolum, soluğu ilk,  biberli, tatlı, şekerli, soya soslu, çeşitli tatları ve o tatları sunan güleryüzlü, insan gibi insanların yanında alacağımı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (9) Yorum yaz!

Dünyalı Çocukların Aşkı

2/10/2009 · Kategori: Annelik Uzerine


Elimde bir not kağıdı, dolanıp duruyorum evde gecenin bir yarısı. Dünya çocuklarına ait, giysi, eşya veya aksesuar aramaktayım. Oğlumun kreşinde, dünya çocuklarını tanıyorlarmış, böyle bir istekte bulunmuşlar. Hani kolay da değil o vakitte, evde bu tür malzemeler bulmak... Tek isteğim o mutlu olsun, ertesi güne götürebileceği birşeyler olsun. "Dünya çocuklarını tanıma", konu bu. Ben ise bir tek kendi oğlumu tanıyorum, o dünyayı tanıdıkça ben de anne olmayı tanıyorum, her günde ayrı bir öyküyle. Birşeyler uydurduktan ve bulduktan sonra konuya ilişkin, bilgisayarımın başına geçiyorum ve sanal sohbet esnasında eski bir arkadaşım çok güzel bir söz söylüyor. Bunu yazacağım diyorum. Hem de bir babadan bu sözü duymak öyle güzel ki... "İnsanın en fazla eziyet çektiği ama yapmaktan asla pişman olmadığı tek şey çocuk" diyor sevgili arkadaşım. Kendisinin üç tane sevimli oğlu var ve onların hayatta hiç kimseden daha değerli olamayacağını hatta eşinin bile onlardan sonra geldiğini de ekliyor. Ne kadar samimi buluyorum sözlerini. Sonra düşünüyorum iki aşkım var diyorum, büyük ve küçük aşkım olmak üzere. Oğlumun yani küçük aşkımın, ismi ve kendisi küçük de olsa, hayatım boyunca bana aşkların en büyüğünü yaşattığını bir kez daha anlıyorum, gece ona sarılıp uyurken, kokusunu içime çekerken.

Aşk diyordum, evet aşk... Ne sihirli üç harf değil mi? Nedir sizce  desem,  kimbilir ne farklı tanımlamalar yapardınız.

Oysaki ben aşkın; sadece karşı cinse duyulan bir his olmadığını, tutkuyla ve karşılıksız, hatta acı çekercesine sevmenin, öpmenin, koklamanın ve sarılmanın çok başka anlamları da olduğunu anne olunca anlamaya başladım. Ve gözümde diğer bütün aşklar nasıl da sıfırlanıverdi. Bir insanı kendimden bile daha çok sevmeme neden olan, içime çektiğim her sigara dumanının kendimden başka bir insana  haksızlık ettiğimi düşündürten, hasta olduğunda "o iyileşsin yeter ki, onun yerine ben hasta olayım" dedirten, yaşamak için sebeplerimi önceden "çalışmak, iyi bir gelecek sahibi olmak" diye sıralarken artık sadece "yaşamalıyım, sağlıklı olmalıyım" dedirten, her türlü akıl almaz senaryolarla dolu abuk subuk hayaller daha doğrusu kabuslar kurmama neden olan, en olmadık bir durumda ya da sözde beni hüngür hüngür ağlatan başka bir güç başka bir aşk olabilir mi sizce? Yani kendisi küçük ama aşkı çok büyük olan çocuğumdan, oğlumdan başka...

Tıpkı dünyanın tüm çocukları gibi...

Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

Eskiye Özlem

15/9/2009 · Kategori: Ordan Burdan Icimden

         
  
"Eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı"

Şiddetle karşı çıkmaktayım bu söze. Eskiye rağbet ediyorum ve eski günleri çok özlüyorum. Ne teknoloji bana göre ne de teknolojiyle şekillenen yeni iletişim biçimleri.

Bir süredir yoktum buralarda, memleket hasreti ağır basınca 1 haftalığına da olsa Samsun'da aldım soluğu. Ben kendi evimden ayrıldıktan sonra, sanki benimle birlikte, eşyalarım da ya da odamın neredeyse tavanına kadar tamamen kaplı posterli duvarları da ya da kitaplığım da taşınmıştı evden. Bu yabancılık hissini sıkça duyamsarım Samsun'a gittiğimde. Eşyalara bakınır hangisi bana aitti, hangisi ne zamandan kalmaydı gibi beynime türlü sorular yönlendirerek kendimce bir oyun oynarım; "Hımmm, şu, şu zaman alınmıştı yani şu olay olduğunda ya da öncesinde ya da sonrasında" gibi... "Bu eşya buraya ne zaman gelmişti? Ben evden ayrılmadan önce mi sonra mı?" Nedense her eşyada eskinin bazı güzel an'larını yakalayabileceğimi sandığım bir hisle, ilk iş olarak odalarda dolanır gözlerim. Çoğuna çok anlamsız gelir benim bu zamana karşı olan samimi yaklaşımım. Çok eskiden bana "Vakanivüs Nihan ya da Almanak Nihan" derlerdi. Hiç bir olayın ,tarihini hatta gününü saatini dahi unutmazdım. Çevremdeki herhangi biri birşey hatırlamaya çalıştığında zaman makinesi olarak bana gelirlerdi, "Şu ne zaman olmuştu?" ya da herhangi bir ayrıntıyı sorarlardı. O kadar çok ayrıntıyı ve tarihi bir arada verirdim ki cevap olarak, karşımdakinin şaşkınlığını kanıksar olmuştum. Miş'li geçmiş zaman eki son cümlelerimde yoğun olarak kullanıldı zira artık eskisi gibi hatırlayamıyorum, çabuk unutuyorum ya da artık hatırlamak istemiyorum. Belki de eşimin dediği gibi beynime "format atma" zamanı geldi ve "flashbellek" olan Nihan'dan kurtulmam gerek. Hiçkimsenin doğumgününü, evlilik yıldönümünü veya yakınlarımın özel tarihlerini unutmayan ve hatta bunları unutmamak için çeşitli defterler düzenleyen ve çevremdekilere de "bak şunun doğum günü mutlaka ara" diye hatırlatmalar yapan ben, bu görevimden gönüllü olarak istifa ettim. Bir zaman sonra baktım ki o kadar çok alıştırmışım ki insanları aranmaya, hatırlanmaya, bir sebepten dolayı arayamayınca çok büyük tepkiler almaya başlamışım.

Eskiye özlemimi anlatmak için başladığım bu yazı amacından sapmadan devam edeyim; Samsun'da bulunduğum süre içerisinde ben evden ayrıldıktan sonra annem ve babam tarafından benden kalan eşyaların da konulduğu çatı katına çıktım. Gözlerim yine tanıdık eşyalar, yazılar ya da her neyse ararken birden çok tozlu rafların arasında eski yıllıklarımı, hatıra defterlerimi, çocukça hazırlanmış anket defterlerimi, ortaokul yıllarında aynı sınıfta ve aynı sırada olmamıza rağmen arkadaşlarımla birbirimize yazdığımız mektupları buldum. Bırakın şehirlerarası mektupları, şehiriçi mektuplarla doluydu anı torbam.

Kendimi bildim bileli yazmayı çok severim. Hani ünlülere sorulur;  "Nasıl bir çocuktunuz? Neleri yapmayı severdiniz" diye? Şarkıcı olan birileri hep "Saç fırçası elimde ayna karşısında şarkı söylerdim" der ya da ressam olanlar çok küçük yaşta başlamıştır eline her geçirdiğiyle, kağıdı, duvarı boyamaya, resim yapmaya. Ne ünlüyüm ne de yazar ama kendimle ilgili çocukluğuma ait hatırladığım en belirgin özellik, sürekli yazmaktı. Günlükler, notlar, mektuplar, şiirler, ne ararsanız...

Filmlerde olur ya hani, çatı katına çıkılır eski bir sandık bulunur ve içinden çok ilginç eşyalar çıkar, bazı gerçekler keşfedilir. Bu kez, ben de sanki geçmişimde keşfe çıkmış gibiydim. Bilmediğim yeni birşey öğrenmedim kendimle ilgili ama çocukça da olsa ESKİ'leri bulmak çok mutlu etti beni. Ve onları yüklenip getirdim Ankara'ya 3 torba halinde. Annemin "Şu eskicilik huyundan bir türlü vazgeçmedin" demesine de içten içe güldüm. Çünkü ne zaman Ankara'da öğrenci evime ziyarete gelse, odamın bit pazarı gibi olduğunu, eskiciye satılacak eşyalarla dolu olduğunu söylerdi. Haksız da sayılmazdı aslında, hep diyorum ben bu dünyaya geç gelmişim.

Günlük yaşamımda ne kadar fazla teknolojiyi kullanırsam kullanayım, dijital dünyaya bir türlü ısınamadım.

Benim nazarımda; hiç birşey el yazısı ile kağıda yazılmış bir mektup kadar kıymetli olamaz, hiçbir cep telefonu mesajı elle yazılmış bir kartpostal kadar anlamlı olamaz, hiçbir ajanda her bir sayfasına elle yazılmış hatırlatma notları kadar gerçekçi olamaz, hiçbir oyuncak tahtadan, el yapımı oyuncak kadar değerli olamaz, hiçbir elma ağaçtan taş atılarak yere düşürülen ve üzerime silinip yenilen kadar tatlı olamaz, hiçbir oyun tek bir top ve taşlarla ya da tek bir iple oynanan oyun kadar heyecanlı olamaz, hiçbir telefon melodisi elle çevrilen telefonların sesi kadar dinamik olamaz, hiçbir eşya üzerinde yılların yorgunluğu, yaşanmışlığı va anıları olan eskimiş ama yıllara meydan okumuş bir eşya kadar kullanışlı ve gerçekçi olamaz.

Ve hiçbir blog yazısı senelerce yazdığım günlüklerim kadar içten ve samimi olamaz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (26) Yorum yaz!

« Önceki ::